Eğitim adına paylaşılacak ne varsa...  www.egitim-forum.com
22 Ekim 2014, 09:57:48 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Etiketler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ünlü Ressamlar ve Resimleri  (Okunma Sayısı 35367 defa)
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« : 24 Haziran 2009, 10:55:44 »

Alma-Tadema Sir Lawrence

Hollanda kökenli İngiliz ressam.
Klasizmin temsilcilerindendir. Antwerp Academy'de tarih ressamı Hendrik Leys’in altında çalıştı.( 1863-1858 ) 1863 yılı boyunca İtalya’da bulundu. Greek ve Roma antikitesine ilgi duydu; Mısır arkeolojisiyle ilgili araştımalar yaptı.
Antik Yunan, Roma ve Mısır’ın estetik atmosferini resimlerine taşımaya çalıştı. 1873’de İngiltere’ye giden sanatçı 1879’da Royal Academy 'e seçildi. 1899’da “ sir ” ünvanı aldı.
(alıntı)









Bu Mesajı Paylaş :  
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #1 : 24 Haziran 2009, 11:06:14 »

Abby Edwin Austin
Amerikalı ressam ve illustratör
İlk çalışmalarına, 1866′da Philedelphia’da portre ve manzara çalışmaları yapan Isaac L. Williams’ın (1817 - 95) yanında başladı. Daha sonra Pensilvanya Akademisine girdi.
Sanatçı, özellikle tarih konulu resimleri ve Avrupa’da yaptığı duvar resimleriyle ünlendi. Daha sonra çok önemli kitapların kapaklarını resimledi. Sanatçı 1911′de Londra’da öldü.
(alıntı)







Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #2 : 24 Haziran 2009, 11:10:50 »

Achenbach, Andreas ( 1815 Kassel -1910 Düsseldorf )
Alman ressam.
Çoğunlukla manzara resimleri yaptı. Düsseldorf Akademisi’nin temsilcilerinden olmakla beraber resimde Alman gerçekçiliğinin öncüsüdür. Düsseldorf Akademisi’nde Wilhelm Schadow’un asistanı olarak çalışan Achenbach, akademide manzara resmini gerçekçilikle buluşturan romantizm yorumuyla, diğer ressamlardan ayrıldı. Luis Gurlitt’ten güçlü bir şekilde etkilendi ve doğal yeteneğiyle yeni kanallara yöneldi.
(alıntı)






Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #3 : 24 Haziran 2009, 11:18:18 »

Achenbach Oswald
Alman ressam.
Kunstakademie’de çalıştı. Ressam Andreas Achenbach’ın kardeşi olan Oswald Achenbach, akademideki hocası Johann Willhelm Schirmer’den etkilendi. Erken yaşlardan itibaren Düsseldorf ve çevresindeki kırsal alanları incelemeye başladı. Kayaların, ağaçların, çalılıkların ve insanların taslaklarını çizdi. 1843′ten başlayarak birçok ülkeye seyahat etti.
(alıntı)

http://img189.imageshack.us/img189/5192/3166b.jpg

http://img413.imageshack.us/img413/5449/acheno02.jpg


Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
neşe78
matematik öğretmeni
Paylaşımcı Üye
*****

PUANI: 1864
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 5223



« Yanıtla #4 : 24 Haziran 2009, 11:37:26 »

Güzel paylaşımınız için teşekkürler...
izninizle bikaç tane de ben eklemek isterim
Francisco de Goya (1746-1828)
İspanyol Ressamları arasında triumvira (biz “Üç Büyükler” şeklinde ifade edebiliriz – diğer iki “büyük” El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir Goya. Tam adı akılda kalmayacak kadar uzun: Francisco José de Goya y Lucientes.
Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildiğini ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiğini öğreniyoruz kaynaklardan.








Kayıtlı

lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #5 : 24 Haziran 2009, 11:39:04 »

Teşekkürler Goya'yı severim.. Gülümseme
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #6 : 24 Haziran 2009, 11:42:54 »

Leonardo Da Vinci
Mükemelliğin ve insan zekasının en son noktasının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi, çok yönlü sanatçı,yüzyıllara damgasını vuran mucit, heykeltraş, mimar, mühendis, İtalyan rönesansının en büyük ressamı…

İtalyan Rönesansının ve hümanizmin en büyük güçlerinden biri olan Leonardo Da Vinci, 1452 yılında ailesinin adını aldığı Vinci kasabasında doğdu. Babası avukat Ser Piero Antonio da Vinci, Leonardo’nun annesi soylu bir aileden gelmediği için onunla evlenemedi ve Leonardo evlilik dışı doğdu. Annesi Catarina sonradan başka bir erkekle evlendiği için Leonardo babasının evinde yetiştirildi.

Leonardo, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleri çok küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lut çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası bu yeteneği farkedince, onu Flosansa‘nın en önemli atölyelerinden birinin başında olan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio‘nun eğitimine verdi. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d’Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi aldı. Leonardo,1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği alışılmışın dışında bir eğitim veren ‘politeknik labarutuvarından’ çizim , mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edindi. (Leonardo’nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Veroccio’nun ”İsa’nın Vaftiz Edilmesi” tablosundaki meleklerden birinini Leonardo’ya ait olduğu düşünülmektedir.

Mükemelliğin ve insan zekasının en son noktasının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi, çok yönlü sanatçı,yüzyıllara damgasını vuran mucit, heykeltraş, mimar, mühendis, İtalyan rönesansının en büyük ressamı…






Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #7 : 24 Haziran 2009, 11:52:37 »

Pablo Picasso
20. yüzyılın dahi sanatçısı Picasso, hayatı ve eserleri ile hiç şüphesiz tüm dünyanın ilgisini kazanmayı başardı. 20. yüzyılda Batı sanatının en önemli isimlerinden olan Pablo Picasso, aynı zamanda en çok milyon doların üzerinde satılan resme de imza atan isim. Malaga doğumlu olan Picasso, 50. doğum gününe geldiğinde artık tüm dünya tarafından tanınan bir modern sanatçı olmuştu. Picasso’dan evvel hiç kimse kendi yaşam süresince başarısının meyvelerini toplayamamıştı. 16. yüzyılın dehalarından Titan’ın veya 17. yüzyılın vazgeçilmez ismi Velasquez’in bir kaç bin kişiden fazla hayranı olmadığını da hatırlatalım. Ancak Picasso 'nun hayran kitlesinin yüz milyonlarca kişiden oluştuğu bir gerçek. Picasso'nun hayatı ve eserleri dillere destan oldu, hatta filmlere bile konu oldu.
Batıl inançları ve ilginç bir mizah anlayışı olan Picasso, tartışmalı özel hayatı ile gazetelere de sık sık konu oldu. Picasso’nun özellikle kadınlarla olan ilişkileri eleştirildi. Örneğin kadınlar hakkında söylemiş olduğu “Kadınlar ya tanrıça gibidirler, ya da paspas gibi” görüşü feministleri ayağa kaldırmış olsa da, kadınlar bu düşüncelerini bile bile sanatçının büyüsüne kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı.
Picasso’nun hayatının dönüm noktalarına bir göz atalım:
Picasso 1881 yılında İspanya’nın Malaga şehrinde dünyaya geldi.
1904 yılında Paris’e yerleşti.
1910 yılında Georges Braque ile Kübizm üzerine çalışmaya başladı.
1937 yılında Guernica tablosu ile İspanyol İç Savaşı’nda bombalanan Bask bölgesini ölümsüzleştirdi.
1962 yılında Sovyetler Birliği’nden İkinci Lenin Barış Ödülü’nü aldı.
1973 yılının Nisan ayında Fransa’da öldü.
1980 yılında New York’un ünlü Modern Sanatlar Müzesi’nde açılan Picasso sergisine 1 milyondan fazla ziyaretçi gitti…
Picasso, politik açıdan da şanslı sayılırdı. Her ne kadar Naziler Picasso’nun sanatını dejenere olarak nitelendirmiş olsa da Almanlar Paris’i işgalleri sırasında Picasso’yu korudular.
Hiç bir ressam, Michelangelo bile yaşamı süresince kendi şöhretine bu denli tanık olmadı . Medya tarafından kuşatılan Picasso’nun her bir hareketi, eseri ve tarz değişikliği tartışma yaratmışsa da yine dünyayı saran ününü medyada yer almasına borçludur.
20. yüzyılda doğan bütün sanat akımlarına ilham veren Picasso, Kübizm’in de Georges Braque birlikte yaratıcısı olarak tarihe geçti. Belki de Picasso’nun etkilemediği tek sanat akımı olan Soyut Resim dalı bir istisna olarak kabul ediliyor.
Alışılmışın dışında metal üzerine, tahta veya bronzla çalışan Picasso, heykeltraşlık alanında da çok etkili oldu. Mesela bir gitarı parçalar oluşturarak meydana getiren Picasso bir kalıp halinde çalışmak yerine parçaları bir araya getirme tekniği ile de biliniyor. Kolaj tekniği olarak bilinen değişik kâğıt parçalarını yüzeye yapıştırarak bir bütün yaratma tekniği de Picasso nun Braque ile başlatmış olduğu modern sanat tekniklerinden biri. Sürrealistlere hiç bir zaman dahil olmasa da, Picasso 1920′lerde ve 1930′larda insanın vücudunu korkunç şekilde resimleyerek yankı uyandırdı. Aynı şekilde şiddet içeren üslubu ile Eros ve Thanatos’un erotik portrelerini de yaptı. Picasso’nun realist bir ressam olmamasına rağmen Guernica adlı eseri tarihin en etkileyici politik eserleri arasında yer almaktadır.
Picasso bir dahi olarak kabul ediliyor. Mavi ve pembe dönemleri ise 19. yüzyılın Sembolist akımının yansımaları olarak kabul ediliyor. Modern dünyada yaşamanın tecrübesi ile Modern Sanatı yaratan Picasso, hayatının çoğunu Paris’te geçirdi. Modern dünyanın bir parçası olan gazeteler, afişler, posterler, ve işaretler; hep Kübizm akımının esin kaynakları idi.
Picasso ne bir felsefeci ne de bir matematikçi idi. Ancak Braque’la birlikte 1911 ve 1918 yılları arasında yapmış olduğu çalışmalar herkesin kafasını karıştırdı. Henüz Pop Art sanatçılarının hiç biri doğmamışken Picasso, Pop Art’ın dinamiklerinden istifade ediyordu bile.
Kübizm; anlaşılması zor, karmaşık bir üslup olmasına rağmen 20. yüzyılın en etkin sanat akımı olarak kabul görüyor. Picasso kendini başkalarından soyutlamak istermişçesine gidip geçmişteki klâsik akıma kendini kaptırdı. Picasso’nun o dönemdeki eserlerinde Corot ve Ingres gibi klasik sanatçıların etkilerini gözleyebilirsiniz.
Picasso’nun klasik dönemi aynı zamanda özgürlük hareketi olarak da değerlendiriliyor. Braque’den sonra, hayatının geri kalan kısmında Picasso hep yalnız çalıştı. Bir başka ünlü ressam olan Matisse ile hayatının sonuna doğru dostluk kurdu. Picasso’nun yakın çevresi yazarlar ve şairlerden oluşuyordu.
Halk, Picasso’yu Modern Sanatçı olarak değerlendirmiş olsa da Picasso Modern Sanattan kopmuştu. Dünyanın önde gelen modern ressamlarından Kandinsky ve Mondrian kendi eserlerini insanlığın evrimi ve gelişimi olarak görüyorlardı. Ancak Picasso kendini ütopik bir ressam olarak görüyordu.
Bir amaç için yapılan sanatı gülünç diye nitelendiren Picasso, “Yaptığım her şeyi bugün çerçevesinde kalması dileğiyle yapıyorum” diyerek, “Söylenmesi gereken bir şey olduğunu düşündüğümde ne geçmişi ne de geleceği düşünürüm, sadece o anı göz önünde bulundururum” diye de devam ediyor.
Sanatı kendini ifade etmenin en özgür şekli olarak gören Picasso, “Resimlerim beni sürükler” demiş. Ne Matisse, ne Mondrian, ne de Braque gibi modern sanatın önde gelen isimleri Picasso’nun bu son sözünü onun kadar hissederek yaşayabilmişlerdir.
Sanatında her şey hisler ve arzular üzerine kurulmuştur Picasso’nun. Amacı bir tutarlılık portresi çıkarmaktan ziyade his ve duyguların doruk noktasını yakalamaktı. Yarattığı şekillerle ve bu şekillerin birbirleri ile bağlantısı ile bu anlatmak istediği doruktaki duyguları ifade etmeye çalışıyordu Picasso. Matisse ve Pierre Bonnard gibi renk ustası olmadığı bir gerçek. Ancak Picasso sanatında metaforlar kullanarak adeta Vahi gibi bir ifade katmayı başarıyordu. Bu özelliği ile modern sanat akımına baş kaldırıyordu. Zira modern sanatta hikaye anlatımı yoktur. Ancak Picasso metaforlar kullanarak gizlenmiş bir şekilde hikaye anlatıyordu eserlerinde.
Picasso’nun hayatında Kübizmin dışında önemli bir yer teşkil eden şey kadınlar idi. Picasso’nun kadınlarla olan ilişkisini detaylı bir biçimde görebileceğiniz bir film, geçtiğimiz senelerde sinemada işlendi. Surviving Picasso adlı filmde Picasso rolünü üstlenen Anthony Hopkins, karmaşık duygular içerisinde yaşayan eksantrik bir ressamın iç dünyasını sinemaya aktarmış.
Çıplak kadın figürü, Picasso’nun vazgeçemediklerindendi. Picasso’nun özelikle 1920′li yıllardan sonra görsel dünyasındaki her şey çıplak kadınlarla alâkalı idi. Picasso’nun çıplak kadın figürlerinde, mesela 1930′lu yıllarda metresi Marie-Therese Walter’in resimlerinde gözlendiği gibi güçlü bir erotizm ve duygu yüklü olduğunu görüyoruz. Bu resimler, Picasso’nun fantastik iç dünyasının yansımaları olarak tarihe geçtiler.
Picasso’nun en güzel yılları Les Demoiselles d’Avignon (1907) ile Guernica’nin (1937) arasındaki o otuz yıllık süreçtir. Bir süreklilik içerisinde savaş yıllarında ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde Picasso ressim ve baskılarını yapmayı aralıksız bir şekilde sürdürdü.
Bazen 19. yüzyılın ressamlarından esinlenerek yani Velazquez , Goya, Poussin, Delacroix, Manet ve Courbet gibi isimlerin etkileriyle seriler halinde eserler meydana getirdi. Hayatının son yıllarında manik ve obsessif bir ruh haline giren Picasso kendi ölümüne ruhen hazırlanır gibiydi. Picasso’nun ölümü, toplumda büyük bir boşluk yarattı ve halen bugün kimse Picasso gibi bir dehanın yerini doldurabilecek potansiyelde değil dersek yanlış olmaz.
Picasso’nun eserlerine baktığımızda cambazlar, çingeneler, Akdeniz’in sembolleri olarak kullandığı boğalar, koyunlar ve çobanlar, Yunan Mitolojisi’nden Minotor gibi karakterler ve kadınlar en sık rastlanan karakterlerdir. Hayatı boyunca üslubunu devamlı değiştiren Picasso, resimden heykele, poster tasarımından tiyatro dekoruna her türlü çalışmaya el attı. 20. yüzyıl sanatçıları arasında en renkli isim olarak hiç şüphesiz aklımıza Picasso geliyor. Picasso yaşadığı Yüzyıl’ın tartışmalı sanatçılarının başında yerini alıyor. Dünyanın en büyük sanat müzayedelerinde fiyat rekorları kıran Picasso imzalı tablolar, Guiness Rekorlar Kitabında da yerini koruyor. Bugün Picasso’nun eserlerini dünyanın en önemli müzelerinde görmek mümkün.












 
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
neşe78
matematik öğretmeni
Paylaşımcı Üye
*****

PUANI: 1864
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 5223



« Yanıtla #8 : 24 Haziran 2009, 11:57:26 »

rica ederim asıl böyle bir konuyu paylaştığınız için ben teşekkür ederim...
Francis BACON














Francis Bacon (28 Ekim 1909 – 28 Nisan 1992), Ekspresyonist, İngiliz ressam.

1909 yılında Dublin'de (İrlanda), İngiliz bir anne-babanın çocuğu olarak doğdu. 1925 yılında Londra'ya taşındı ve oradan Berlin'e, daha sonra ise Paris'e taşındı.1928/29 yılında Londra'ya temelli taşınarak mobilya tasarımcısı ve iç mimar olarak kendini kabul ettirdi. 1930'da akademik bir resim eğitimi olmaksızın, resim yapmaya başladı. İlk başta fazla başarı kazanamadı ve ilk kişisel sergisinden sonra resme ara verdi. 1940'larda yeniden resim yapmaya başladı. 1944 yılında yarattığı 'Çarmıha Gerili Figürler Üzerine Üç Çalışma/Three Studies for Figures at the Crucifixion' adlı eserle kendini resim dünyasına kabul ettirdi.

20. yüzyılın en büyük İngiliz ressamı olarak kabul edilir. Dünya sanatında figüratif ekspresyonizm akımının en önemli isimlerindendir. Eserleri, varoluşçuluk düşünce sisteminin derin izlerini taşır; çok nadir istisnalar haricinde, varolmanın ızdırabını, ümitsizliği ve 'insanoğlunun kötü ruhluluğu'nu resmeder. Bacon, bir röportajda insanoğlunu 'doğası henüz gelişememiş hayvan' olarak nitelemiştir.

Eserlerinde genelde bir figür, kapatılmış/kafeslenmiş olarak bir iç mekanda resmedilir. İnsan tenini derisi soyulmuş, kasap penceresinde asılı hayvan eti ile ilişkilendirerek betimler. Figürler çarpılmış, güçlü bir devinim içinde hapsolmuş, bir girdaba ya da fırtınaya kapılmış gibilerdir. Tuvaller, genelde dini konuları resmeden ortaçağ resimleri gibi triptik olarak tasarlanır ancak işlenen konu olarak insanoğlunun yozluğu, kötülüğü ve karanlığı mevcuttur.




Kayıtlı

lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #9 : 24 Haziran 2009, 12:05:18 »

Salvador Dali
Kübizmin bir başka sanatçılarından biri de Salvador Dali’dir.
Salvador Dali 6 yaşında aşçı olmak istiyordu 7 sine geldiğinde aklını Napolyon’la bozmuştu. Napolyon gibi olmak istiyordu. Gitgide daha hırslı oldu hırsı arttıkça kendine beğenmişliği de arttı. Şimdi artık sadece Salvador Dali olmak istiyordu. İlk resmini de bu erken yıllarda yapmıştı. 10 yaşında iken izlenimcileri, 14 yaşındayken 19.yy akademik ressamlarını keşfetti. 1927 yılında 24 yaşında geldiğinde artık Dali olmuştu.
Ona İspanyolca El Salvador “Kurtarıcı” adını takmışlardı.









Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
neşe78
matematik öğretmeni
Paylaşımcı Üye
*****

PUANI: 1864
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 5223



« Yanıtla #10 : 24 Haziran 2009, 12:09:06 »

İBRAHİM ÇALLI


























İbrahim Çallı ( d.13 Temmuz 1882, Çal, Denizli - ö. 22 Mayıs 1960 İstanbul ) Türk ressam,

 
İbrahim Çallı kahve içerkenRüştiyeyi doğum yeri olan Çal’da, Mülki İdadi'sini ise İzmir’de bitirdikten sonra, ailesi tarafından askeri okula girmek üzere İstanbul’a gönderildi. Ancak; o, çocukluğunun tutkusu olan resim çalışmalarına yönelerek, o dönemde konaklamak için kaldığı handa konaklayan ve resim dersi alan Vefa İdadisi öğrencilerinin arasına katılarak resim dersleri almaya başladı. Parasını çaldırıp maddi sıkıntı içine girince arzuhalcılık ve daha sonra adliyede katiplik gibi farklı işlerde çalıştı. Ermeni asıllı bir ressamla tanıştı ve ondan resim kursu aldı. Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın oğlu İzzet Bey’le tanıştı. İzzet Bey’in arcılığı ile Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.

İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan değişikliklerle birlikte, toplumun tüm kesimlerinde hemen hemen her alanda siyasal, sanatsal ve düşünsel yönden haklar verilince; Ressam Ruhi’nin önerisiyle çoğunluğu Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu Sami Yetik, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Agah Bey, Mehmet Ruhi Arel, Ahmet Ziya Akbulut, Halil Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Nazmi Ziya Güran, Hüseyin Avni Lifij, Feyhaman Duran, Mehmet Ali Laga ve Müfide Kadri gibi genç ressamlardan oluşan ve Türk ressamlarının ilk örgütü olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin üyesi oldu [1]

1910 yılında Maarif Vekaleti’nin açmış olduğu burs sınavını birinci olarak Çıplak Adam ve Harekat Ordusunun Muhafız Alayı'ndan Maksut Çavuş adlı çalışmalarıyla kazandı ve Fransa’ya gönderildi. 1910 ile 1914 yılları arası Paris’te Fernand Cormon’un atölyesinde öğrenimini sürdürdü.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda döndü. Vallaury’nin yardımcısı olarak Sanayi-i Nefise Mektebi’ne atanan sanatçı, müttefik ülkelere Türk toplumunun değişen yüzünü sanat yoluyla aktarmak amacıyla gerçekleştirilen “Şişli Atölyesi” etkinlikleri kapsamında ürettiği çalışmarının Viyana ve İstanbul sergilerinin 1917 yılında altı eseriyle katıldığı İstanbul sergisinde “Sanayi-i Nefise Madalyası” kazandı. 1914 Kuşağı onun adıyla “Çallı kuşağı” olarak anıldı.

Çallı'nın, iyi sanatçı olmanın yanı sıra iyi bir öğretmen olduğunu da yetiştirdiği öğrencilerden anlamak olasıdır. Şeref Akdik, Refik Epikman, Saim Özeren, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu yetiştirdiği öğrenciler arasında gösterilebilir.

Kayıtlı

lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #11 : 24 Haziran 2009, 12:10:52 »


Teşekkürler.. Gülümseme
Harika.... !-!
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #12 : 24 Haziran 2009, 12:14:53 »

Vincent Van Gogh (1853 - 1890)

Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda’nın güneyinde bir köyde dünya’ya geldi. 19.yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır.
İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaşcebine son vermesidir onu melankolik yapan.
Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theo'ya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla.
"Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?"
İlk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler ( Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). 1885 tarihli resimde iç mekanda günlük yaşam konu edinilmiştir. İşçiler kendi ektikleri patatesleri paylaşarak yerken gösterilmişlerdir. Tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lambadır. Lambanın ışığı patatesleri aydınlatır. Resmin genelinde aynı renk ve tonlar hakimdir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları. Patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışıyordu. Bütün resme hakim olan renk yabani patates rengiydi. Resmin kasvetli ve karanlık görünümü ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer yaratıyor. Bu tür insanları gözlemleyen Van Gogh da yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordu Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta " Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum".
1882 tarihli Hüzün adlı taşbaskısında oturan çıplak bir kadın tasvir edilmiştir (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesine tanık oluyoruz. Buradaki kadın Van Gogh'un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien'dir. Bu resmin bir de karakalemle yapılmış deseni vardır.
Van Gogh'un 1890 yılında Sonsuzluğun Eşiğinde - 1890- adlı resminde de yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır (Rijksmuseum Kröller Muller, Otterlo ). Resimde sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansıtılmıştır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine aynı yıl yaptığı Doktor Gachet'in Portresi -1890- adlı resimde de masaya dirseğini dayamış oturan bir adam görülür (Musee du Jeu de Pavme,Paris). Beyaz kasketli figürün yumruğu yanağında be başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Doktor Gachet'in kendisine sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.
Van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelerine yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve hassas olan ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış bir Van Gogh. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıtı, erkek kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri onu Van Gogh yapanlar. "Çoğu zaman 30 yaşında olduğuma inanamıyorum. Çok daha yaşlı hissediyorum kendimi. En çok beni tanıyanların çoğunun bana 'rante' gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler değişmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda içim kararıyor, sanki bu şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum"
Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece -1888- adlı manzarasında yıldızlı gecenin tasviri göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününe yayılır. Ön planda yürüyen bir çift görülür. Buradaki ve başka resimlerinde görülen çiftlerden erkek olanı kızıl saçlı olarak tasvir edilmiştir. Hayatı boyunca yalnız olan ressam gerçek hayatta asla bulamadığı eşini resimlerinde hep yanında çizmiştir. Figürler manzarada çok küçüktür ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda " Gece manzaralarını ve gece ortkendimin özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta" diye yazmıştı. Gökyüzündeki yıldızlara gitmek için ölümün bir araç olduğunu belirtir. Ölümle ulaşılan yıldızların erişilir olabileceğini düşünüyordu. Gece karanlıktır, korkudur, ölümdür, uykudur, yalnızlıktır, hüzündür.

Bulutlu Göğün Altındaki Buğday Tarlası -1890-resmi için "bunlar kasvetli gökyüzünün altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları...derin kederi ve sonsuz yalnızlığı ifade etmekte zorlanmadım" diye yazar Theo'ya mektubunda. (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Ancak ona göre üzüntü ve üzgün yine de iyileştiricidir ve neşelidir. Resmin yarısından çoğunu kaplayan koyu mavi tonların hakim olduğu gökyüzü altında sarılar ve yeşiller beyazlarla ışıklandırılmış tarlalar uzanmaktadır. Önde birkaç küçük gelincik başı vardır. "Kanımca somurtkan yeşil renkler toprak rengi tonlarıyla iyi bir uyum içinde; bunda sağlıklı ve bu yüzden itici bulmadığım bir üzüntü havası var"

Buğday Tarlası ve Kargalar ' da -1890-yine kasvetli ve karanlık bir gökyüzü tasviri vardır (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Van Gogh bu resimle de yine kederini ve aşırı yalnızlığını iletmeye çalışmıştır. Geniş tarladan üç ayrı yol ayrılır. Seyreden resmin köşesinde veya tarlada patikanın sonunun ve ufkun nerede olduğunun bilinmezliğiyle sarsılır. Geniş açık tarlaların normal perspektif kurgusu tersine dönmüştür. Çizgiler resmin önünde buluşmak için ufuktan kaçar. Vincent bu resmi yaparken önünde malzemeleriyle ufka doğru yükselen iki yolun böldüğü buğday tarlasının - üçüncü yol resmin sağ alt köşesinde kalmıştır- karşısında yere çökmüş ve önce sola sonra sağa iki kez ateş etmişti. Kara kuşlar ölümü çağrıştırır. Fırtınalı alçak gökyüzünde uçuşan kargalar ve gökyüzünde belirgin mor fırça vuruşları izleyende yalnızlık ve keder duygularını uyandırır. 29 temmuz 1890 da kendini vuran Van Gogh iki gün sonra ölmüştür. Ölümünden sonra üzerinde bulunan kardeşine yazdığı ama göndermediği mektupta " kısaca sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim" diye yazmıştır.













Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
neşe78
matematik öğretmeni
Paylaşımcı Üye
*****

PUANI: 1864
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 5223



« Yanıtla #13 : 24 Haziran 2009, 12:38:38 »


Osman Hamdi BEY ve Kaplumbağa Terbiyecisi
Kayıtlı

lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #14 : 24 Haziran 2009, 12:42:12 »

 :ok


OSMAN HAMDİ BEY
(30 Aralık 1842- 24 Şubat 1910)

"Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğludur. Hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869'da yurda döndükten sonra Devletin farklı kademelerinde görev alır. 1881'de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanmasıyla bu alanda devrim sayılabilecek. eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi"ni hazırlar. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeologu unvanını alır. Ülkede İlk Bilimsel Türk kazıları ve Çağdaş Müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."

...

Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Aslında kendisini en mutlu eden anlar resim yapabildiği anlardır "Kur'an Okuyan Hoca", "Silah Tüccarı", "Kaplumbağa Terbiyecisi", "Arzuhalci", "Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar" " Feracali kadınlar" "Mimozalı Kadın" "Leylak Toplayan Kız" gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevgiği yer olan Kocaeli ilinin Gebze ilçesindeki Eskihisar'daki evinde yapmıştır.

1910 yılında İstanbul'da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırır. Osman Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış birkaç, sanatçımızdan biridir.

(alıntı)









Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #15 : 24 Haziran 2009, 12:43:06 »

Teşekkürler.. Gülümseme
Ellerinize sağlık...
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #16 : 24 Haziran 2009, 12:50:02 »

Willem Van Aelst
Hollandalı ressam.

Natürmort çalışmıştır. Barok Dönemi sanatçısıdır. Amcası Evert van Aelst ( 1602 -1657 ) aynı zamanda öğretmeniydi. Erken yaşlardan itibaren natürmortlarıyla tanınmaya başladı. 1643′te Delft’teki ressam locasına üye oldu. 1645 ile 1649 yılları arasında Fransa’da bulundu.

Floransa’ya giderek iki yıl Fernando II de Medici’nin himayesinde ressam olarak çalıştı. Floransa’da hemşehrisi Matthias Withoos ve Otto Marseus van Schrieck’le karşılaştı; ayrıntıya önem veren, yumuşak tarzıyla onları etkiledi. 1657′de Amsterdam’a yerleştikten bir süre sonra İtalya’ya döndü.

Sanatçının eserlerinin bir çoğu Berlin ve Kassel’deki, Staatlice Museen’de sergilenmektedir.










Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
Refresh
VİP ÜYE
*****

PUANI: 83
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 485



« Yanıtla #17 : 24 Haziran 2009, 17:53:49 »

Bende ekleyeyim hemen, altta kalırmıyım hiç,    -^^

Gentile Bellini'nin Fatih tablosu en önemli tablolarından biridir. Tablonun sağ alt köşesinde latin harfleriyle 25 Kasım 1480 tarihi atılmıştır. Tablonun gerçekçiliği dikkat çeker. Bellini Fatih'in kanca burnunu aynen olduğu gibi yansıtmıştır. Fatih'in Bellini'ye bu tablosunu yaptırtması onun zamanına göre açık görüşlü bir insan olduğunu gösterir. Ne yazık ki ölümünden sonra yerine geçen II. Bayezid tutucu ve bir padişahtı. Babasının ölümünden sonra bu tabloyu ve Bellini'nin İstanbul'da yaptığı diğer tabloları pazarlarda sattırdı. Venedikli tüccarlar ucuz fiyatlara bu ve diğer tabloları satın alarak Avrupa'ya götürdüler. Bugün Fatih Sultan Mehmet'in Bellini tarafından yapılmış bu tablosu Londra'daki National Gallery'ye aittir.
Kayıtlı

OKU, ŞAYET SANA BİR HİSLİ YÜREK LAZIMSA...
OKU, ZİRA ONU YAZDIM, İKİ SÖZ YAZDIMSA...
Refresh
VİP ÜYE
*****

PUANI: 83
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 485



« Yanıtla #18 : 24 Haziran 2009, 17:56:49 »


Fatih Sultan Mehmet tablosunu yapmasına izin vermeden önce Bellini'nin yeteneğinden emin olmak istemişti. Bu nedenle Bellini İstanbul'daki ilk aylarını sarayda çeşitli insanların tablolarını yaparak geçirdi. Yukarıda görülen "Oturan Katip"" adıyla anılan tablosu da bunlardan biridir. Boston'daki İsabella Gardner Müzesinde bulunmaktadır.
Kayıtlı

OKU, ŞAYET SANA BİR HİSLİ YÜREK LAZIMSA...
OKU, ZİRA ONU YAZDIM, İKİ SÖZ YAZDIMSA...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #19 : 24 Haziran 2009, 18:01:38 »

Çok teşekkürler..Ellerine sağlık..Fatih Sultan Mehmet  tablosu  zaten Bellini'yi Bellini yapan..Allah razı olsun... )(
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #20 : 24 Haziran 2009, 18:05:26 »

Hatırladığım kadarıyla Cem Sultan'ın tablosu da yapılmıştı...Ama kim yapmıştı onu hatırlamıyorum..Bir araştırayım bakalım.. -:-
Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #21 : 28 Haziran 2009, 12:52:12 »

Giorgio de Chirico
İtalyan Ressam ,
Giorgio de Chirico , diğer adıyla Népo, gerçeküstücü ressam. Volos, Yunanistan’da İtalyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Scoulo metafisica sanat hareketinin kurucusudur.
Atina ve Floransa’da sanat eğitimi aldıktan sonra 1906′da Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Burada Nietzsche ve Schopenhauer’in felsefelerini okudu, Arnold Böcklin ve Max Klinger’in eserlerini in
1909 yazında İtalya’ya döndü, önce Milano, sonra Floransa’ya yerleşti. Bu kentte “fizikötesi şehir meydanı” serilerine başladı. Haziran 1911′de Paris’e giderken Turin’de birkaç gün geçirdi. Bu kentin tonozlar ve piazzalardan oluşan yapısı, “fizikötesi” atmosferi, Chirico’yu çok etkiledi. Paris’te düzenlediği sergiler Pablo Picasso ve Guillaume Apollinaire tarafından fark edildi. Yine bu sıralarda resimleri satılmaya başlandı.
I. Dünya Savaşı’nda İtalya’ya döndü. Savaştan sonra eserleri tüm Avrupa’da sergilenmeye başlandı. 1924′te ilk eşi Rus balerin Raysa Gurieviç ile evlendi. 1928′de New York ve Londra’da sergiler açtı. 1930′da ömür boyu evli kalacağı ikinci eşi yine Rus olan Isabella Pakszwer Far ile evlendi. Birlikte İtalya’ya yerleştiler.
Chirico, en çok 1909 - 1919 arasındaki “fizikötesi dönem” eserleriyle ve bu eserlerde yarattığı duygu atmosferiyle tanınır. Ressam bu dönemin başında, parlak bir Akdeniz güneşinde yıkanan şehir manzaralarını konu almıştır, sonlara doğru ise tıkışık depolardaki manken benzeri hibrid figürleri konu etmiştir. Chirico ilerleyen yıllarda metafizik konuları bırakarak daha gerçekçi bir resme yöneldi. Ancak sonraki dönem resimleri metafizik dönemdeki kadar başarılı bulunmadı.
Chirico, 1925′te Fiziköteci Hebdomeros adlı bir roman yayımladı. Kardeşi Andrea de Chirico da Alberto Savinio adıyla tanınan bir ressam ve yazardır.
(alıntı)










Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #22 : 29 Haziran 2009, 10:21:05 »

Michelangelo Merisi Caravaggio
İtalyan ressamdır.

Roma, Napoli, Malta ve Sicilya’da çalışmıştır. Barok sanat akımının ilk büyük sanatçısıdır.

Caravaggio, ismini doğduğu kasabadan almıştır. Michelangelo Merisi Caravaggio gerçek ismidir. Caravaggio güçlü ışık-gölge kullanımı ve resimsel düzenlemeyi dramatik bir açıdan ele alışıyla barok sanatının en özgün uygulayıcılarından biri olmuştur. 1584’te Bergamo’lu bir ressam olan Simone Peterzano’nun yanına 4 yıllığına çırak olarak girmiş, ilk deneyimlerini Lotto ve Giovanni Girolama Savoldo (1480-1548) gibi sanatçıların yaptılarını incelemekle kazanmış, Tiziano’nun öğrencisi iken Venedik Okulu’yla da ilişki kurmuştur. Roma’da çalıştığı dönem yapıtları dramatik bir anlatım sunmayan kendi portreleri ve ölü doğa resimleridir. Bunlarda güçlü bir ışık gölge kullanılmış ve ayrıntıları özenle betimlemiştir.

Caravaggio’nun gerçekçi doğalcılığının ilk kez bütünüyle ortaya çıktığı yapıt Roma’daki S. Luigi dei Francesci Kilisesi’nin Contarelli Şapeli’ndeki Aziz Matta’nın yaşkendimi konu alan bir dizi resimdi. Bu, Aziz Matta ve Melek, Aziz Matta’ya Çağrı ve Aziz Matta’nın Şehit Edilmesi konulu üç resimden oluşan görkemli bir tasarıydı. Altarın üzerine yerleştirilmesi düşünülen Aziz Matta ve Melek’in ilk biçimi S. Luigi dei Francesci’nin o güne değin bir azizin böyle canlandırıldığını görmemiş rahiplerine o kadar ters geldi ki, resmin yeniden yapılmasını istediler. İncil yazarlarından biri olan Aziz Matta resimde sıradan bir işçi ya da rençber görünümündeydi.; ayağını resmin dışına çıkıp insanın yüzüne gelecekmiş gibi uzatmış, kaba bir biçimde bacak bacak üstüne atmış olarak betimlenmişti. İncelikten yoksun melek figürü ise cahil birisine yol gösterircesine azizin elini zorla kitaba doğru bastırır gibiydi. Kilise ileri gelenleri Caravaggio’nun sıradan bir kişiyi yüceltirken gerçekte Aziz Matta’yı sokaklardan kurtaran İsa’ya öykündüğünü kavrayamamışlardı.












Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #23 : 29 Haziran 2009, 12:59:05 »

Alexander,John White
Amerikalı sembolist ressam.

Alexander’ın sanatsal çizgisi, Amerikan sanatında, özellikle de plastik sanatlarda biçim ve estetik sorununun; madde-özne ilişkisinin, evrensel değerlere atıfta bulunan gerçekçilik ile çoğu kez yerel düzlemde anlam kazanan ifadecilik zemininde tartışıldığı bir dönemde olgunlaşıp gelişti. New York’da bulunduğu erken dönemlerinde çizgiye ilgi duydu ve Harper Kardeşler için kitap ressamlığı yaptı.


1877′de Avrupa’ya gitti. Bir süre Paris’te kaldı. Münih Royal Akademi’ye üye olduktan sonra Frank Duvenic ve çevresindeki sanatçılarla birleşerek çalışmalar yaptı.

Bavaria,Venedik ve Floransa’ya seyahat ettikten sonra 1881′de New York’a döndü. Kariyerini portre ressamı olarak sürdürdü. 1891′de tekrar Paris’e gitti. Sergileriyle, her yıl düzenlenen salonlara ve Society of Sculptors gibi bir çok uluslararası sanat organizasyonuna katıldı veya onların yöneticisi oldu.1901′de Amerika’ya geri döndüğünde büyük bir ilgiyle karşılandı.1909′a dek National Academy of Design’ın başkanlığını yaptı. 1915′de öldü.









Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
lalezar
VİP ÜYE
*****

PUANI: 65
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 865


Bir yol daha var...


« Yanıtla #24 : 30 Haziran 2009, 12:34:28 »

Christofano Allori

Barok Dönem İtalyan ressamı.
Caravagio’nun çağdaşı olan Allori 1616-1618 yılları arasında ölen Cosimo di Medici’nin karısının himayesinde ressamlık yaptı. Allori, dönemin en önemli ressamlarından biri olarak iz bırakmasına neden olan “Judith with the Head of Holofernes” adlı resmini de yine aynı dönemde yaptı.
Resimlerinde genellikle dramatik konulara yer verdi. Allori, resimlerinde ışık ve gölgeyi akıl almaz bir ustalıkla kulanmanın yanında figürleri resmin ön düzleminde toplayarak dramatik havayı pekiştirmiştir. Işık ve gölgenin ustaca kullanımıyla oluşan bu dramatik havayı portrelerinde görmek mümkün değildir.

Christofano Allori’nin yapıtları halen Detroit Institute of Arts ve Hermitage Museum’da sergilenmektedir.




Kayıtlı

Ne eceldir davetli gelen, ne de aşk,
Ne ecel kabul edilir gönül rızasıyla, ne de aşk...
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

| Eğitim Sitesi | Materyaller.com | Dosya Paylaşımı | Oyun Sitesi | Eğitim Siteleri | Fen Forumu | Oyun-Bilgi | XML | RSS |
Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006-2009, Simple Machines